confessions

ben öyle bi insan mıyım

3. nesil Yazar - - Yazar -

  1. toplam entry 6760
  2. takipçi 0
  3. puan 121648

3 şubat 2014 ali ismail korkmaz davası

ben öyle bi insan mıyım
b12 vitamini takviyesiyle gidilmesi gereken davaymış meğer.

hiçbir sanık, hiçbir şey hatırlamıyormuş.

bu satırları yazdığımı ben de hatırlamayacağım örneğin birazdan. kanıt olarak entry'i gösterebilir, numarasını da ekleyebilirsiniz; ama, hatırlamayacağım. aha unuttum bile bak, neyi hatırlamayacağımı.

edit: b dedik ama, b12'ydi galiba o ya. tam hatırlamıyorum.

hükümetin ali ismail korkusu

ben öyle bi insan mıyım
hükümetin, bireylerin "halk" olabildiğinde, ne yapacağını dahi bilememesi ve kaçacak delik aramasıdır.

sonrasında "vur emrini ben verdim" diyebilecek olan başbakan, yıllardır, onlarca koruma aracıyla geziyorsa; esip gürleyen belediye başkanı, yumurtalı protestoyu dahi görünce, yanındakinin koynuna giriveriyorsa; sempatizanları, karşıt görüşte oldukları kişilere, yıllardır sopalarla, palalarla, silahlarla saldırıyorsa; korku gerçekten çok büyük boyutlarda demektir.

kör heves

ben öyle bi insan mıyım
mabel matiz'in yeni şarkısı. ceylan ertem ile yaptıkları düet en başlarda biraz soğuk gelebilir, ama dinledikçe alışıyor, tekrar tekrar dinlemeyi bırakamıyor insan.

2014 yılında, 90'lardan taşan edâlar taşıyan şarkılar bulduğunuzda, değerini bilin, sıkı tutun. ve tabii, söylemeye gerek yok belki ama, sıkı tutunun.

şarkının sözleri şu şekilde:

bak, soğuyor hecemin altındaki bu dil
ve hiçbir kere çıkılmamış gibi düştü bu yol

elimde kan, kanımda senden bin zehir
ne var ne yok, yutuldu bu taşlar kefil
kırıldı cam, dağıldık dört bir yana
kendimi kopardım, gördüm
bu aşk değil...

kayboldum, kayboldu içimden o sesler
her şeydi, son buldu kör bir hevesle

şimdi o sarı çekmecelerde, kahreden duâlarım sel
şarkısı büyür çığ gecelerde, söyledim bur'da, onu sev


klip:http://www.youtube.com/watch?v=THpBZC9aJ64

yaşadığı çağın insanı olamamak

ben öyle bi insan mıyım
derin bir aidiyetsizlik hissidir.

"kendisi olamamak" şeklinde, toplum normları dışında kalmış ve kendisini baskı altında tutmakta olan birinden söz etmiyorum. çok daha karmaşık, içinde bulunduğu açmazın sahasının çok daha geniş olduğu birinin durumundan bahsediyorum. çalışmak için yaşamak gibi bir olguyu bir türlü benimseyememiş, sorumluluk duygusu yüzünden de yaşamak için çalışmak olgusunun sınırlarına da sürekli giriş-çıkış yapan biri. kariyer hedefleri ve sahip olma güdüsünden arınmış; bu nedenle de, hedefsiz ve amaçsız olmakla yaftalanan ve yargılanan biri...

sosyal ilişkilerinde çakma samimiyeti reddettiğinden, etrafında çok fazla kişi olmayabilir. sevdiği kişilerden çok daha fazla sayıda seveni vardır belki de, ama konu o değil. isyan hâlindedir içten içe, rakı masasında ise ayan beyan. sırf "check in" yapmak ve onlarca fotoğraf çekerek sosyal medyada "aa bakın, ne kadar da sosyal bi insanım" demek için oturmadığı rakı masası. ses tonunda, tepkilerinde, gülüşünde bile samimiyetsizlikle itham edilmenin, oturması için sandalyesini çektiği rakı masası. içtikçe derin mevzulara girdiği, mevzu derinleştikçe de üzerindeki ilginin azalarak bittiği ve sonunda yalnız başına oturmaya karar verdiği rakı masası. gerçekle yüzleşemeyen, yaşamak için kendine nedenler uyduran ve bu nedenleri hedef olarak benimseyebilmiş insanlar tarafından, pesimist ve boş olmakla yaftalanan ve yargılanan biri...

sevmek kavramına, genel kanının dışında ve üzerinde, çok farklı anlamlar yüklemiş olabilir. sadece sevgili anlamında demiyorum; dostlarına karşı, sadece saf bir insanın besleyebileceği kadar, güven ve saygı büyütmüştür. dostlukta bile, çok muhabbetin tez ayrılık getireceğini düşünmemiş. muhabbet ettiğinden çok da susmuştur aslında; ama, dostum dediği adamların, yanındayken eğlenemediği için kendisinden uzaklaştığını gördükçe, daha da içine kapanmıştır zaman içinde. zaten, eğlenmek algısının geçirdiği evrime inanmakta güçlük çekmektedir, ki balığın koktuğu baş tam olarak da bu noktadır. melankolik olmakla yaftalanan biri...

şimdi o insan soruyor size:

kariyer kavramı, sizin için neden bu kadar önemli ve hayati?
sadece, yapmakta olduğunuz işi sorumluluk bilinciyle, hakkıyla, gereğiyle yapıyor olmak, size neden yeterli gelmiyor?
yaşamınızı sürdürebilecek oranda para kazanmak ve ota boka sahip olmadan, mutlu bir şekilde yaşamak ütopya mı sizin için?
sahi, mutluluk lâfından ne anlıyorsunuz?
mutlu olmak gibi bir zorunluluğun olduğunu kim söyledi size?
tam olarak hangi gün, bu kadar açgözlü olmaya evrildiniz?
insanlara şirin görünmek, sürekli eğlenen biri olduğunu göstermek, statü sahibi olduğunu gözlerinin içine sokmak gibi yapmacıklıklarınız, gece rahat uyumanızı sağlıyor mu? çünkü öyle değilsiniz de...
en son ne zaman itirafta bulundunuz?
en son ne zaman samimi oldunuz?
samimiyetten ne anlıyorsunuz?
kaç tane yüzünüz var?
kaçı gerçekten lâzım oluyor, sıradan bir gün içerisinde?
sıradanlıktan anladığınız nedir?
birinin gözlerinin içine, en son ne zaman baktınız?
düşen birinin elini, çekinmeden ve beklenti içine girmeden, hiç tuttunuz mu?
hiç sevdiniz mi?
sevgi nedir?
gözyaşının gerçek tadını aldınız mı hiç?
aldığınızı iddia ediyorsanız, hangi yüzünüzden akıyordu o damla, o sırada?
yalnız ve beş kuruşsuz kalmaktan daha büyük korkularınız yok mu cidden?
o değil de, rûhunuza kaç para verdiler tam olarak?

tamamen genç oyunculardan oluşan kadro

ben öyle bi insan mıyım
türkiye şartlarında, hele ki "büyük" olarak adlandırılan takımlar için, sahip olunması hemen hemen imkânsız olan kadro yapısı. "genç" oyuncudan kastın, kimine göre 25, kimine göre 27 yaşın altındaki oyuncular olduğunu belirteyim en baştan.

başarı, yatırımdan ziyade, günlük olarak değerlendirilir çünkü bizde. maçları kazanıyorsan başarılı, üç puandan daha azını alıyorsan başarısızsındır. 1-2 sene boyunca genç oyuncularla oynayacak, ardından lig şampiyonluğuna ve avrupa kupalarında üst turlara, hatta belki kupa şampiyonluğuna, oynayan bir takım yaratacak hedeflerdeki bir zihniyet, ancak ve ancak yıpranmakla kalacaktır.

nedenlerinden biri: türk oyuncuların neredeyse tamamının, mental olarak, yeterli olgunluğa 30 yaşına kadar erişememesidir. o "olgunluğa erişmek" ifadesi de, futbol hayatının son yıllarının yaklaşıyor olmasından dolayı, içgüdüsel olarak oluşan bir "göt korkusu"ndan başka bir şey değil. yani, yine de herhangi bir "profesyonellik"ten söz etmek mümkün olmuyor. zaten çoğu, bu sporu severek gerçekleştirmiyor ve aldığı ücretin hakkını vermek, yani bir anlamda savaşmak, gibi herhangi bir kaygı içerisinde olmuyor. çocuksu, gamsız ve "ben oldum" tarzı bir yapıdan söz ediyorum; böyle oyuncularla başarı elde edemezsiniz. milli takımın son yıllardaki düşüşünü de, bu doğrultuda değerlendirmek faydalı olacaktır.

bir diğer neden: ayağı iyi "top yapan", ortalamanın üzerinde bir tekniğe sahip oyuncuların[ybkz]swh[/ybkz], fiziksel olarak tamamen yetersiz olmasıdır. hiçbir verimlilik gösteremez ve saman alevi gibi, en fazla 15-20 dakika, maça ağırlığını koyabilir. kalan 70-75 dakika ise, 10 kişi oynamak durumunda kalırsınız.

bir başka neden: "genç" olarak nitelenebilecek yaştaki yabancı oyuncuların gösterdiği 2-3 maçlık yüksek performansın ardından, taraftar tarafından ilah ilan edilmesi ve havaya girmek tâbirinin en kötü örneğiyle yüzleşilmesi.

gene bir neden: futbolcu izleme ekiplerinin, oyuncunun sadece sahadaki performansını takip ediyor olması. bu adam özel yaşantısında kendisine dikkat eder mi, kültür düzeyi nedir, insan ilişkileri nasıldır diye merak eden, neredeyse, hiç yok. bu "saha odaklı" yakşaşım da, genelde hüsranla sonuçlanıyor.

ve nihayet sonuç: ya teknik heyet görevinden alınacak, ya da gerçeği görüp, takıma tecrübeli, savaşan ve "ağabey" karakterli oyuncuları monte etmeye çabalayacaktır. genel ve kaba bir anlamda; defans, orta saha ve hücum hatlarında; en az 1'er adet tecrübeli, "görmüş geçirmiş" oyuncu bulundurulması elzem hâle gelir. eğer câmiada sabır varsa, 3-4 adet tecrübeli (30 yaş üzeri olarak açabiliriz) oyuncunun liderlik ettiği genç oyuncu kadrosu ile, çok da uzun sayılmayacak bir vâdede başarı gelebilir. olay, tamamen, araştırmadan geçiyor. hiçbir oyuncunun, sadece sahada gösterdiği ışığa kanmamak gerekiyor. sonrası, oyun okumayı bilen, taktik ve motive gücü yüksek bir teknik direktör; bilimsel çalışan kondisyonerler ve antrenörler. bu işi profesyonel olarak yapan ve dünyaları kazanan adamlar için, şu uğraşlar o kadar da zor olmasa gerek.

cenk tosun

ben öyle bi insan mıyım
2010-2011 sezonunda, gaziantepspor forması ile, 14 maçta 10 gol ve 6 asistlik bir form grafiği göstermiştir. kaynak:http://www.transfermarkt.com.tr/tr/cenk-tosun/leistungsdaten/spieler_45671_2010.html

sonraki sezonlarda bu performansını devam ettirememiş olsa da, 2013-2014 sezonunda sergen yalçın'ın takımın başına geçmesiyle birlikte, form grafiği tekrar yukarı yönde seyretmeye başladı.

potansiyel olarak da, bitiricilik anlamında da mustafa pektemek'ten daha iyi durumda olduğunu düşünüyorum kendisinin. ömer hasan şişmanoğlu'nun ise, kendisiyle olan potansiyeli hemen hemen eşdeğerdir. ömer'in, herhangi bir takımda, düzenli olarak ilk 11'de oynamamış olduğunu düşünürsek, potansiyeli dışındaki herhangi bir karşılaştırma yapmak güç gibi görünüyor.

edit: kaynakta, 14 maçta 10 gol ve 6 asistlik performansı, sezon ortalaması saptama açısından, 2 ile çarpmış; beni de yanıltmıştır.
174 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol